İtalya’da roadtrip macerası bölüm 5: Milano, Torino, Genova

Milano

Como’nun muhteşem doğasını geride bırakmış olmanın getirdiği can sıkıntısıyla adım attığımız Milano’ya, daha önce buraya gelmiş olan herkesin ısrarla “gitme, çok sıkıcı” demesinin de etkisiyle biraz önyargılı yaklaşmıştık. Bu önyargı, Milano’nun ünlü Duomo’sunu gördüğümüz anda kırıldı.

 Arabamızı park ettiğimiz yerden Duomo’ya gitmek için, Milano’nun dünyaca ünlü alışveriş galerisi Galleria Vittori Emanuelle II’den yürüyerek geçtik. Tavanı cam ve çelikle kaplı bu galeri, mimari açıdan bir görsel şölen yaratsa da içindeki A+ mağazalardan alışveriş yapamadıktan sonra pek de eğlenceli değil.

galleria vittorio emanuelle IIGaleriden çıkınca Duomo tüm heybetiyle karşımıza çıktı. Kendi türünün en büyüğü, genel olarak da Avrupa’nın üçüncü büyük katedrali olan bu gotik katedralin tepesine 165 basamakla çıkılıyor. Uzaktan, küçükken plajda kumları akıtarak yaptığımız akıtmalardan oluşuyormuş gibi görünen katedral, üzerinde 3200 adet heykel barındırıyor ve dikkatle incelediğinizde heykellerin neredeyse her birinin birbirinden farklı olduğunu görebiliyorsunuz.

Katedralin tepesinden görülen manzara ise insanların neden ısrarla Milano’dan hoşlanmadıklarını biraz olsun açıklıyor; burası, İstanbul kadar olmasa da, yeniyle eskinin iç içe geçtiği karmaşık bir şehir.

Katedralden çıkınca bir anda büyü bozuldu ve tekrar Como’yu geride bırakışımızı hatırlayınca canım sıkılmaya başladı. Gece Milano’da kalmayı planlamamıza rağmen, eğer burada konaklarsak sabah tekrar Como’ya dönmek isteyeceğimi bildiğimiz için bu şehri acilen terk edip bir sonraki durağımız olan Torino’ya geçmeye karar verdik.

Milano’dan ayrılmadan önce Sforzesco kalesini de gezmek istedik ancak ziyaret saati geçmişti. Yine de en azından kalenin avlusunu görüp birkaç fotoğraf çekme  şansımız oldu. Kalenin hemen bitişiğindeki Sempione parkı (park dediğime bakmayın, kocaman bir yer) da yemyeşil çimleriyle, Milano’da geçen yorucu bir günün ardından biraz soluklanıp huzur bulmak için doğru yer.

Torino

2 kişi için açık büfe kahvaltı dahil 70 € ödeyerek kaldığımız otelden çıkış yaptıktan sonra şehir turuna başladık.

İlk durağımız, 1880 yılında, ortaçağdan esinlenerek inşa edilmiş Medieval Village (Borgo Medievale). Medieval Village, küçük bir ortaçağ kasabası şeklinde bir müze. Müze, Po nehrinin kenarında yer alan devasa Valentino parkının içinde küçük bir yer kaplıyor. Giriş ücretsiz. İçeride ortaçağda kullanılan miğfer, zırh, mühür gibi alet edevatların satıldığı dükkanlar da mevcut. Ben bu köye çok bayılmadım ama park ve nehir görülesi, oraya kadar gitmişken de köye uğrayabilirsiniz.

turin medieval village

İkinci durağımız, çikolatalarıyla ünlü bu şehrin en ünlü çikolatacısı Peyrano (Corso Vittorio Emanulle II 76) oldu.  Peyrano her ne kadar çikolatasıyla ünlü olsa da, bence mağazanın sağ köşesinde duran 3-5 çeşit çikolatadan çok, vitrini kaplayan tuzlu ve tatlı minik lezzet topları çok daha dikkat çekici. Mağazanın sorumlusu daha önce Türkiye’ye gelmiş, bol bol gezmiş ve bu ülkeye aşık olmuş bir kadın, aynı zamanda da konuşmayı çok seviyor. Hal böyle olunca da biraz muhabbet sonrası ondan mı alsak bundan mı alsak diye düşünürken seçim yapmak, ikram edilen çeşitlerle kolaylaşıyor. Çeşitlerden birkaç adet satın alıp dışarıda oturup yedikten sonra, dayanamayıp küçük bir kutu dolusu daha lezzet topunu şehri gezerken yemek üzere yanımıza aldık. Peyrano’dan alınan küçük bir kutu hamurişi, orta sınıf bir restoranda yiyebileceğiniz bir yemekten daha pahalı olsa da kendinizi bu lezzet şöleninden mahrum etmeyin derim. Peyrano’da çikolata ve hamurişlerinin dışında ekmeğe sürmek için çikolata kremaları da satılıyor. Bunlardan fotoğrafta sağ alt köşede görüneni şiddetle tavsiye ederim. Bourbon, çikolata ve fındık içerikli bu kavanozun 300 gramı 16 €, sarelle ya da nutellaya göre oldukça pahalı ama başka yerde bulamayacağınız bir lezzet, mutlaka alın (mağazada tadına bakabiliyorsunuz).

Peyrano’dan çıktıktan sonra elimizdeki kitapta yazan şehrin gezilesi noktalarını dolaşırken hiçbirinin pek de ahım şahım olmadığını fark ettik. Tam da artık sıkılmaya başlamışken, karşımıza bir meydan dolusu antika araba çıktı. Şansımıza o gün, ülkenin dört bir yanından gelen antika araç sahiplerinin buluşma günüymüş (o gün 11 Eylül’dü, belki her sene aynı güne denk getiriyorlardır). Gerek arabalar, gerekse de sahipleri son derece ilgi çekiciydi.

torino

Antika arabaları geride bıraktıktan bir süre sonra da, Piazza della Repubblica’da İtalyan bayrağı renklerindeki  bu üç Fiat 500 ile karşılaştık. Bir tanesinin arka konsolunda da aynı arabaların oyuncağı vardı, pek şekerdi. İtalya gezimiz boyunca da hemen hemen heryerde bu şekilde bayraklı-balonlu süslemelerle karşılaştık çünkü 2011 İtalya’nın birleşmesinin 150. yılıymış.

Torino’dan ayrılmadan önce son olarak şehir merkezinin 3 km güneyindeki  Lingotto bölgesinde bulunan, slow food hareketinin ünlü süpermarketi “Eataly”ye uğradık. Torino’ya yolunuz düşerse ve altınızda araba varsa buraya da mutlaka uğrayın, raflar dolusu ev yapımı soslar, makarnalar, ekmekler ve daha yüzlerce çeşit yiyecek Eataly’de sizi bekliyor. Bizim çok paramız olmadığı için 1-2 öğün yetecek malzeme ve bir de resimdeki küçük şeker dolu kutuyu aldık. 3 € değerindeki bu kutu, bence “işyerindeki 40 kişiye küçük ve güzel bir hediye almam lazım ama ne?” diye düşünüyorsanız bence ideal hediye. Hem kutusu çok güzel ve üzerindeki görseller İtalya ile ilgili, hem de içindeki minik şekerler her damağa hitap edebilecek farklı aromalarla bezenmiş, gerçekten enfes. Eğer yolunuz Torino’ya düşmezse bazı Eataly ürünleri Roma’daki Feltrinelli kitabevinin Piazza Venezia’ya yakın olan şubesinde de mevcut, hatta kitabevinin içinde minik bir Eataly cafesi var.

you are what you eataly

Sonuç olarak, Torino bence rotanızı çok değiştirmenize neden olacaksa uğramanın pek de gerekli olmadığı bir şehir, biz özellikle arabalar ve Peyrano sayesinde hiç pişman olmadık ama gitmeseydik de pek birşey kaybetmezmişiz.

Genova

Sırf Genova usülü pesto sosunun hastası olduğumuz ve o akşam yapacak daha iyi birşeyimiz olmadığı için uğradığımız bu şehirde, arabamızı park ettiğimiz yerde gördüğümüz yaşlı amcadan öğrendiğimiz “şehrin gezilecek yerleri”ni navigasyondan bularak bir bir ilerlemeye başladık. Genova’nın mimarisi, bence İtalya’nın en iyilerinden.

Ancak akşam olduğu için “görülmesi gereken” çoğu yer kapalıydı. Arabadan bir hayli uzaklaştıktan sonra, havanın kararmasıyla beraber şehir bir anda boşaldı, geriye kalan tipler de pek tekin değillerdi. Bu yüzden gezmeyi boş verip bir an önce karnımızı doyurup buradan ayrılmak istedik ancak bir türlü eli yüzü düzgün bir yer bulamadık. Bomboş sokaklar, birkaç tekinsiz tip ve etrafa ürkek bakışlar atan biz… Pes edip yemek yiyecek yer aramayı bıraksaydık Genova’dan aklımda kalan tek sahne bu olacaktı. Neyse ki açlık ağır bastı ve ıssızlığı dert etmemeye çalışarak sahile indik. Sahilde birkaç yüz metre ilerledikten sonra karşımıza kocaman bir meydan (Porto Antico, Antik Liman), meydan dolusu masa ve eğlenceli müzikler eşliğinde neşe içinde yemek yiyen yüzlerce insan çıktı, meğer o gün demokrat partinin festivali varmış ve anladığım kadarıyla tüm Genova halkı yemek yiyip eğlenmek için Porto Antico’ya doluşmuş.

Demokrat parti sayesinde, o gün hem kişi başı 4 €’ya pesto soslu yemeklere doyduk, hem de kurulan standlardan ufak tefek alışveriş yaptık.  Bu arada, fotoğraftaki yuvarlak parlak kırmızı biberler İtalya’nın hemen her yerinde çeşitli şekillerde karşımıza çıktı, örneğin Venedik’te camdan objeler şeklinde. İtalya’ya özgü bir sebze olsa gerek. Bu biberleri Sezgi’nin evinin çok yakınındaki bir manavda da gördüm ancak satın almayı unuttum, hala da tadını merak ediyorum.

Kısacık Genavo gezimiz de karnımızı doyurduktan sonra son buldu ve geceyi geçirmek üzere bir Autogrill’e girdik.

 

 

 

Reklamlar

7 thoughts on “İtalya’da roadtrip macerası bölüm 5: Milano, Torino, Genova

  1. İtalya yazılarınız süper, autogrill de kalmak güvenli mi? biz de böyle bir gezi düşünüyoruz.Teşekkürler

    • Merhaba, öncelikle teşekkür ederim. Bence Autogrilller’de kalmak oldukça güvenli çünkü marketleri 24 saat açık, dolayısıyla sürekli bir yaşam var ve otoparklarında da sizden başka konaklayan çok fazla araç oluyor. Yine de kapıları mutlaka kilitli tutmak lazım tabii ki, ne olur ne olmaz.

  2. Selamlar…
    Ben, iki sene önce Torino’da yılbaşı geçirmiş ve şehri çok sevmiştim. Yarı İtalyan yarı Fransız havasıyla ve meydanları ile çok güzel bir şehir. Sizin fazla beğenmemenize oldukça şaşırdım. Daha fazla bilgi almak isteyen arkadaşlara buradan tavsiyede bulunabilirim.
    Saygılar….

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s