Abant ve Ankara

Geçen hafta kısa bir tatile çıkacağımı söylemiştim. Tatilin ilk 4 gününü Ankara’da, son gününü ise Abant’ta geçirdim. Uzun süredir yeterli miktarda karı bir arada görememiş olan bünyem Abant’ta aradığını buldu ve o 1 gün diğer 4 güne bedel oldu.

Kısıtlı zamanda hem sevgilimle kartopu oynamaya, hem tamamen buz tutmuş olan gölün masalsı güzelliğini seyretmeye, hem de yemek yemeye vakit ayırmak çok kolay olmadı ama neyse ki ikincisini yemek yerken yapabileceğimiz bir yer bulabildik.

Ne yazık ki Abant Gölü’nün çevresinde yemek yemek isterseniz ve yanınızda kendi yemeğinizi getirmediyseniz pek fazla seçeneğiniz yok. Biz yalnızca 2 yer görebildik ve artık diğerine dönmek için çok geç olduğu için mecburen ikincisini, yani 5 yıldızlı “Büyük Abant Oteli”nin restaurantı olan Göl Cafe‘yi seçtik. Karışık ızgara tabağı ve sac kavurma istedik. Izgara etler lezzetli olmakla beraber her iki tabak da çok özensiz hazırlanmıştı, zaten sac kavurmanın sacda değil tabakta avuçiçi kadar gelmesi baştan bir hayalkırıklığı yarattı. Bunlar artı bir içecek 55 TL civarı tuttu, çok pahalı olmasa da kesinlikle o yemeğe değmiyordu. Neyse ki gölün manzarası bizi bu düşüncelerden uzaklaştırdı da pek fazla takmadık. Yine de Abant’a gidecekseniz ve arabanız da varsa mutlaka yanınızda eser miktarda et, salata ve mangal götürün, yoksa yemek yediğiniz halde doyamadığınız için etrafta mangal yapan insanlara gıptayla bakmak zorunda kalırsınız.

Bunun dışında, haftasonları nasıldır bilmiyorum ama biz hafta içi gittik ve mehtemelen en az 4-5 gündür kar yağmamış olmasına rağmen heryer bembeyazdı, bir çok yerde ayakizi bile yoktu. Karlarla oynadıktan sonra hemen içine girebileceğimiz sıcacık bir evimiz olmadığı için doya doya oynayamadık belki ama yine de kendimizi birazcık kaybettik:)

Tatilin çoğunu geçirdiğim Ankara’dan da kısaca bahsetmek gerekirse, önceki seferlerde gidemediğim için bu kez Etnografya Müzesi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Hamamönü’ne gittim. Anadolu Medeniyetleri Müzesi içerik olarak çok zengin olmasına rağmen sunumlar o kadar kötü ki müzeden içiniz acıyarak çıkıyorsunuz. Her yer karanlık, hemen hemen bütün eserler açıkta olduğu için herkes elliyor, hiç bir eserin altında ne olduğu yazmadığı için ancak tahmin yürütebiliyorsunuz vs. Gerçekten çok üzücüydü.. Etnografya ise içerik olarak sıkıcı olmasına rağmen sunumlar olması gereken standartlardaydı. Eserler pek matah olmasa da müzeden “iyi ki geldim” diyerek çıkıyorsunuz. Hamamönü’ne gelecek olursak, burası Ankara’nın ünlü beldesi Beypazarı’nın (uzak olduğu için bu sefer gidemedim ama bir dahaki sefere kesin gideceğim) küçük bir kopyası. 5-6 sokaktan oluşuyor, her sokakta bir kaç tarihi konak ve eski evler mevcut. Mutlaka görülmeli, Ankara’nın şu ana kadar gördüğüm en güzel yeriydi. Orada da “Liva” adlı, konaktan restauranta dönüştürülmüş bir yerde yemek yedik. Menüsü zengin, yöresel Osmanlı yemekleri de yapıyorlar ve fiyatlar Ankara standartlarına göre biraz yüksek olsa da İstanbul’dan gelenler için normal ve porsiyonlar doyurucu. Çoban kavurma, sac kavurma ve 1 içeceğe 40 TL ödedik, zaten fiyatlar web sitesindeki menüde de mevcut.

Ankara – Abant seyahati böyle keyifli karelerle çabucak geçti işte..

Çok yakında yeni tarifler ve sevgililer günü postu sizlerle :)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s